Gençliğin Üç Büyük Düşmanı

“Gel ey imanlı gençlik,
Gel ey beklenen gençlik,
Gel ki Anadolu’da senin bükülmez çelik
İmanına, azmine ümit bağlayanlar var.”
Türkiye’de bugün hangi sorundan bahsedeceksek olursak olalım bunda en az sorumluluk sahibi olan kesim bugünün gençleridir. Onlar, henüz içine doğdukları şartların üzerlerinde oluşturduğu etkilerden kurtulma çabası içindedirler. Fakat bugünün gençleri yarın ülkenin tüm iş kollarına atıldığında hâlâ aynı sorunlardan bahsediyor olursak artık onlar da sorumlular arasında yerlerini almış demektir.
Biz, büyük bir medeniyetin mirasçısıyız elbette. Bunu kimse inkâr edemez. Öte yandan yine biz, bizden önceki kuşakların bizlere bıraktığı büyük sorunların da mirasçısı durumundayız. Mühim olan bugün ne yapacağımız. Günümüzün sorunlarını bizden sonrakilere miras mı bırakacağız yoksa büyük bir medeniyeti tekrardan ayağa mı kaldıracağız?
Bunun kararını vermek için Türk gencine yeni ufuklar gerektir. Türk milleti, ancak ve ancak gençlerinin enerjisi, zekâsı, kabiliyetleri, sabrı ve kararlılığıyla milli bir uyanışı gerçekleştirebilir.
Peki nasıl?
Türk milleti olarak her an her şeye hazırlıklı olmalıyız. İlimde ve fende hazır olmak ne kadar önemliyse ortak bir “ülkü”, “mefkure”, “ideal”, “amaç” veya “dava” adına ne derseniz deyin ama millet olarak bir hedef doğrultusunda kenetlenmiş olmalıyız. Kanaatimce bugün bizim en büyük eksiklerimizden biri de budur.
“Yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.” sözleriyle Gazi Mustafa Kemal Atatürk 1933’te Türk milletine bir hedefi işaret etmiştir. Bu hedef gerçekleştirilebilmiş değildir. Bu hedefleri gerçekleştirmek için büyük hayaller kurmak gerektir. En az Metehan’ın dağınık Türk boylarından bir devlet kurmak, Alparslan’ın Anadolu’yu vatan yapmak, II. Mehmet’in İstanbul’u fethetmek, Mustafa Kemal’in yurdu düşmanlardan temizlemek, Aziz Sancar’ın DNA onarımıyla kansere çare bulmak istemesi gibi büyük hayaller…
Neden yapamıyoruz?
Dün olduğu gibi bugün de kendini bu millet için feda etmeye hazır bir gençlik var belki ama bunu nasıl yapacağı konusunda birlik olduklarından söz etmek mümkün değildir. Yoksulluğu, adaletsizliği, liyakatsizliği, yolsuzluğu, işsizliği çözeceğiz ama önce yüksek bir şuurla ve kararlılıkla gelecek nesillerin daha rahat yaşayabileceği bir düzeni inşa etmek istiyor muyuz buna karar vermeliyiz.
Kararı vermek yetmez. İlimle meşgul olup disiplinli ve metotlu biçimde ve kararlılıkla çalışmak gerekir. Bugün başlarsak bugün kazanacağız demiyorum. Ama bugün başlamazsak bugünü de kaybedeceğimiz aşikardır.
Bugün hangi alanda geriysek bunun sadece ve sadece geçici bir hastalık olduğunu düşünmeli ve mutlaka çaresini bulacağımıza yürekten inanmalıyız. Unutulmamalı ki Allah hak arayanların daima yanındadır. Adı, sanı bilinmeden fedakârca çalışan tüm insanlarımız için bunları yapmalıyız.
Düşman botu vatan toprağına değdiği zaman milleti cepheye çağırmak için somut bir gerçek vardır. Düşmanı cephede kanlı canlı gören askerler de gözünü kırpmadan vatanı kanının son damlasına kadar savunur. O zaman milleti ortak bir amaç için bir araya getirmek mümkün olabilir. Fakat bir de düşman botunun vatan toprağına değmediği zamanlar vardır. İşte o zamanlarda millet gaflet ve dalalet içinde bulunabilir. İşte o zamanlarda milleti ortak bir amaç etrafında toplamak gerçekten zor olur. Ortak bir amaç etrafında toplanamayan millet de büyük işler başaramaz. Ortak bir amaç etrafında toplanabilmek için bir uyanış şarttır. Bu uyanış için önce görünmeyen düşmanları tanımalıyız.
Peki kimdir bu görünmeyen düşmanlar?
- Cehalet,
- Zamanı boşa geçirme,
- İlk 2 maddeden kaynaklanan Ümitsizlik’tir.
Düşman olarak başka ülkeleri, milletleri saymadım size. Güçlü olmak için önce bu görünmeyen düşmanlarımızı yenmemiz lazım.
Halim Yağcıoğlu’nun 1985’te yayımlanan “Atatürk’ten Son Mektup” şiirini çok severim.
Siz beni hâlâ anlayamadınız,
Ve anlayamayacaksınız çağlarca da,
Hep tutturmuş “yıl 1919, Mayısın 19’u” diyorsunuz,
Ve eskimiş sözlerle beni övüyor, övünüyorsunuz.
Mustafa Kemal’i anlamak bu değil,
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.
Bırakın o altın yaprağı artık,
Bırakın rahat etsin anılarda şehitler,
Siz bana neler yaptınız ondan haber verin,
Hakkından gelebildiniz mi yokluğun, sefaletin,
Mustafa Kemal’i anlamak yerinde saymak değil,
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.
Diye başlıyor şiir fakat benim en sevdiğim dörtlük:
“Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız,
Laboratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil,
Bilim ağartsın saçlarınızı, kitaplar,
Ancak böyle aydınlanır o sonsuz karanlıklar.”
Bu şiir gerçekten bahsettiğim üç düşmanımızla ilgili büyük çözümlerle geliyor. O nedenle şiirin tamamına bir göz atmanızı tavsiye ederim. Bu üç düşman bulaşıcı birer hastalık gibidir. Birine yakalanan derhal diğerlerine de yakalanır. Kendi yakalandığı yetmediği gibi başkalarına da teker teker bu hastalığı hızla bulaştırır. Her kim ki bugünün sorunlarının çözülemeyeceğinden bahsediyorsa onların sözlerine kulak asmamak gerekir. Onlar ümitsizlik hastalığının pençesine yakalanmışlardır. Mümkün olduğunca uzak durmak şarttır.
Bu hastalıklardan nasıl kurtuluruz?
Kendimizi bir yoklayalım. Vaktimizi nelerle geçiriyoruz? İlim yolunda mıyız? Cehaletimizi yok etmeye talip miyiz?
Sürekli “bu öğrendiklerimiz ne işe yarayacak?” soruları yankılanıyor binlerce sınıfın duvarlarında. Bu soru aslında çok kıymetlidir. İlme açılan kapıyı aralamak gibidir. Ama bu soru çoğu zaman o kapıyı aralamak için değil de o kapıdan bir an önce ayrılmak için soruluyor gibi. Çünkü maalesef her bilginin anında bir kapı açmasını bekliyoruz. Bir işimize yaramasını. Sabırsızca. Telefondaki kısa videolar gibi hemen yenisine geçmek istiyoruz. Her tıklamamızla dünyayı önümüze sersinler diye bekliyoruz. Biz bir şey yapmayalım varsa işimize yarayacak bir şeyler onları verin yeter demek için sanki. Fakatilimle uğraşmak, cehaletle savaşmak öyle telefon oyunlarına benzemez. İlimle uğraşmanın kendi güzelliğini keşfetmek için derinlere dalmak gerekir. Bir hayal kurup üzerinde yıllarca çalışmak gerekir. Sabır gerekir, kararlılık gerekir. Her öğrendiğimizin anında bir kapı açmasını beklemek yerine iğne ile derin kuyular kazmaya talip olmalıyız. Büyük hayaller ancak o zaman gerçek olur.
Bu nedenle Türk genci hem kendisi hem de milleti için bir hayal kurup kendine bir hedef belirlemiş olmalıdır. Bu hedef milli ve manevi değerlere aykırı olmayan bir hedef olmalıdır. Sonra kendi hayalini milletin ülküsüyle birleştirmelidir. Kararlılıkla bu yolda yılmadan mücadele etmelidir. Bu yolda beraber mücadele edecek kişilerle bir araya gelmeli bu milletin sorunlarını çözmeye kendini adamalıdır.
Mesela bir öğretmen olarak benim “ülküm”, “davam”, mefkurem, idealim, amacım nedir? diye sorarsanız Türkiye’yi dünyada gençlerine en iyi eğitim veren ülke haline ve nihayetinde Türkçeyi bir bilim dili, yabancıların tabiriyle “lingua franca” haline getirmektir.
“Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.”
Not: Bu yazı Şehit Yasin Naci Ağaroğlu Anadolu İmam Hatip Lisesi “Sözün İzinde” dergisi Mayıs 2026 sayısında yayımlanmıştır.