Neden İstiklal Harbimizi Okumalıyız?
Bugünlerde beni en çok üzen olaylardan biri de gençlerimizin İstiklal Harbimiz ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk hakkında nerdeyse hiç kitap okumamış olmalarıdır. Bu yazıyı okuyan herkesin kendisini bu konuda yoklamasını istiyorum. Kaç kitap okudum? Neler biliyorum? Samimiyetle bu sorulara cevap versinler.
Tabii bu maalesef yalnızca gençlerimizin değil milletimizin genel sorunudur. Bu konularda sadece derslerde gördükleri kadar bir bilgiye sahip olanları vardır ki ne yazık ki bunlar çoğunluktadır. Onlar da öğrendiklerini başka kaynaklarla desteklemediği için olaylar hakkındaki bilgileri olayları anlamak için çok yetersizdir. Bir de kulaktan dolma dediğimiz bilgilere sahip olanlar vardır ki onların durumu daha da fecidir. Kulaklarına gelen o bilgilerin doğru olup olmadığını tartmış değillerdir. Onlar kalıplaşmış iyi ya da kötü yargılara da sahiptir. Yıllardan beri 12 Mart, 18 Mart, 23 Nisan, 19 Mayıs ve 29 Ekim gibi İstiklal Harbimizle ilişkilendirebileceğimiz her önemli günün haftasında mutlaka öğrencilerimle bu meseleler üzerine konuşmaya gayret ederim. Bu öğretmenlerin en önemli görevlerinden biridir. Milli bilinci uyandırmak için de uygun zamanlardır. Fakat fark ettim ki bu sohbetlerimin derinliği giderek azaldı. Demek ki milletimizin de bu konudaki duyarlılıkları da azaldı.
Tarih tekerrürden ibaret derler. Yaşadığın felaketleri unutursan bu felaketleri tekrar tekrar yaşarsın. Çünkü unutmak zulüm edene cesaret verir. Fakat ders çıkarmasını bilirsen tarih ibret vericidir de aynı zamanda. Bugün ülkemizin yer aldığı coğrafyadaki sorunları anlamak için geçmişte aynı coğrafyada neler oluyordu ona da bir bakmak gereklidir. Irak’ta Suriye’de olanlar ve yarın etrafında olacak olanlar sadece bugünden bakılarak anlaşılamaz. Güncel meselelerin neredeyse hiçbiri bugünün meseleleri değildir. Bir insan için 100 yıl uzun bir zaman olabilir fakat devletli milletler için 100 yıl dün gibidir. Tarihimizi okumak, neler yaşadığımızı bilmek ve bu olaylar üzerine düşünmek hatalarımızı tekrarlamamak için şarttır. Bu yalnızca tarihçilerin işi değildir. Her Türk gencinin vazifelerindendir. Bugün Amerika’nın F-35’leri bize vermeyişiyle 112 yıl önce İngilizlerin parasını ödediğimiz gemileri bize vermeyişi arasında bir fark yoktur.
Balkan harbinde bozguna uğrayan ordu nasıl oldu da kısa zamanda Çanakkale’de yedi düvele karşı zafer kazandı? Hatalarından ders çıkararak. Aynı hataları tekrar etmeyerek. Batı, fen ve teknikteki üstünlüğüyle üzerimize mermi olup yağarken bıçağın kemiğe dayandığını anladık biz. İşte o an kırılma anlarından biridir. Müslüman Türk’ün yüzlerce yıllık evini nasıl bir imanla savunduğunu tüm dünyaya gösterdik. Bizden paramızı alıp savaş gemilerimizi vermeyenlerin gemilerini Gelibolu açıklarına gömdük biz.
Fakat bazıları vardır ki bu savaşın geleceğini bilirler. Düşmanın nereden asker çıkaracağını hangi cepheden ve ne zaman saldıracağını kestirirler. Kim bunlar? Neler yapmışlar? Nasıl yapmışlar? Bu sorulara cevap bulmak için cevabı arayanlardan olmalıyız.
Bu nedenle 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra başlayan işgallere karşı başlattığımız İstiklal mücadelemizi okumanız için sizlere bazı meseleleri tekrar hatırlatmak istiyorum.
İstiklal Harbimizi yok sayan o mücadeleyi verenleri küçümseyen küstahlar da vardır. Onlar Akif’in kahraman ordumuza yazdığı “İstiklal Marşımızı” gururla okuyamayanlardır. Onlar milletimizin çektiği ızdırapları yüreklerinde hissedemeyenlerdir. İnebolu’dan Anadolu’ya İstiklal yolunu inkar edenlerdir. “Elif’in Kağnısı”nı bilmeyenlerdir. Bu dünyanın en haklı davasıydı. Mutlaka kazanan biz olacaktık. Tüm dünya bunu gördü. Batı’nın işgalci, sömürgeci gücü Türk’ün bileğini Türk’ün en yorgun zamanında bile bükemedi.
31 Ekim 1919’da Maraş’ta Fransız askerlerin veya Fransız askeri üniforması giymiş Ermenilerin kadınlarımıza yönelik saldırılarına dayanamayıp engel olmaya çalışan Çakmakçı Sait’in öldürüldüğünü gören Sütçü İmam’ın sıktığı o ilk kurşunu unutmayalım. Sütçü İmam’ın kurşununun öldüremediği Ermenilerin kaçarken “Müslümanları öldürüp karılarını alacağız, camilere çan takacağız” diye bağırdıklarını unutmayalım.
7 Kasım 1919’da Mustafa Kemal’in 56. Fırka Kumandanlığına Maraş’ta ve Antep’te işgalci emperyalistlerin “Namuslu İslam kadınlarına taarruz etmekte olduğunu bildiren telgrafını unutmayalım.
18 Şubat 1920 akşamı Kalekapısı’nda İtalyanlar tarafından şehit edilen Korkutelili Mustafa Haşmeti unutmayalım.
İstanbul’dan İnebolu’ya kaçırılan binlerce tonluk silah ve mühimmatı fırtınalı havalarda Karadeniz dev dalgalarına meydan okuyarak Anadolu’ya ulaştıran kayıkçıları unutmayalım.
9 Haziran 1921’de Ramazan Bayramı sabahı İnebolu açıklarına gelen Yunan gemilerinin yaklaştığı haberi gelince Yahyapaşa Camisi’nde bayram namazı vaazı veren Müftü Ahmet Hamdi Efendi’nin Ey ahali camiden çıkın ve peşime düşün diyerek sahile koştuğunu ve kadın, erkek, çocuk, yaşlı demeden halkın cephaneyi tepelerin ardına taşıdığını unutmayalım.
Kazım Karabekir Paşa gibi Mondros hükümlerini yerine getiriyorum. İstenen silah ve mühimmatı yola çıkardım deyip yolda bunu kendi tertiplediği çetelere soydurarak silah ve mühimmatı akıbeti meçhul hale getirme yoluyla düşmana teslim etmeyenleri unutmayalım.
Sakarya’da 22 gün 22 gece süren dünyanın en uzun meydan muharebesini unutmayalım. “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz” emrini veren başkomutanı unutmayalım.
Büyük Taarruz sonunda Yunanlar bozguna uğrayıp çekilirken İzmir’e kadar geçtikleri topraklarda hasat mevsiminde tarlaları ve sadece Afyon’un batısında 150 bine yakın evi yakmışlardır. 2 milyona yakın koyunu, yaklaşık 800 bin keçiyi, 500 bin manda ve ineği, 100 binden fazla atı öldürmüşlerdir. Kadınlarımıza, kızlarımıza ve yaşlılarımıza yaptıkları insanlık dışı zulümle düşman, bu topraklarda asla tutunamayacağını anladığında geride aç ve evsiz bir milyon Türk bırakmışlardır. Unutmayalım.
Sakallı Nurettin Paşa 5 Eylül’de Manisa’nın Alaşehir ilçesine girdiğinde Alaşehir’in nerdeyse tamamen yıkıldığını ve yüzlerce sivilin katledilmiş olduğunu gördüğünde duyduğu öfke bugün hala diri tutulmalıdır. Unutmayalım.
Durmadan dinlenmeden top yolu bile olmayan arazide günde 50 km yol kat eden askerlerimizin kahramanlıklarını unutmayalım.
Yarbay Fehmi Bey kritik noktalardan birinde bir alay komutanının yaralanmış olmasının da etkisiyle Tınaztepe’de çekilmeye başlayan birlikleri görünce direnek noktasındaki hakimiyeti kaybedecekleri sırada tümendeki 90 borazanı toplayarak çaldırdığı borusuyla alayını süngü taarruzuna kaldırır. Olayın şaşkınlığında olan Yunan taburları bu hamleyle yüzlerce metre geriye atılmış olur. Yarbay Fehmi Bey bu muharebeler sonucunda gösterdiği başarılar sonucunda Tınaztepe soyadını alacaktır. Unutmayalım.
Çiğiltepe’yi söz verdiği saatte geriye alamadığı için vatan toprağının düşmanın işgalinden kurtarılmasını geciktireceğini düşünüp bu başarısızlığa dayanamayan hayatına son veren Albay Reşat’ı unutmayalım.
Yunanların işgali altında Afyon’un Kütahya’nın Uşak’ın Manisa’nın İzmir’in Eskişehir’in köylerinde ezansız kalan milletin Türk ordusu o toprakları geri aldığında okunan ezanla ağladığını unutmayalım.
İstanbul’un 13 Kasım 1918’de 6 Ekim 1923’e, İzmir’in 15 Mayıs 1919’dan 9 Eylül 1922’ye kadar işgal altında kaldığını unutmayalım.
Bizler daha yüzyıl önce yaşadığımız bu acıları yok sayarsak bunlardan ders çıkarmazsak o acıları yaşayanlar bize haklarını helal ederler mi? Onlara olan borcumuzu ödemiş olur muyuz? Durup bunları bir düşünmemiz şarttır. Düşünmemiz yetmez okumamız, öğrenmemiz ve gelecek kuşaklara da anlatmamız icap eder.
Son olarak şunları söylemek istiyorum. Yazımı okumayı tamamladığınızda yazdıklarıma katıldığınız evet ben de böyle düşünüyorum, evet bunları ben de biliyorum, bak bunu bilmiyordum dediğiniz ya da şu noktalarda size katılmıyorum dediğiniz yerler de olabilir. Fakat tüm bu durumlarda da biz kazanmış olacağız. Çünkü o zaman hızla akıp giden bu zamanın içinde hayat gaileleriyle uğraşırken milli meseleleri düşünmek için bir fırsat yakalamış olacağız.
Not:Bu yazı Şehit Yasin Naci Ağaroğlu Anadolu İmam Hatip Lisesi “Sözün İzinde” dergisi Nisan 2026 sayısında yayımlanmıştır.
Ramazan ERYILMAZ